Modern Çağın 7 Mimari Harikası

Antik çağların yedi harikasından sonra modern dünyanın muhteşem mimari yapıları görenleri büyülüyor. İşte Valencia’dan Bordeaux’ya, New York’tan Londra’ya günümüzün mimari harikaları eşliğinde keyifli bir dünya turu.

1- Milenyum Köprüsü (Londra)

Milenyum Köprüsü (Millenium Bridge), yüz yıldan daha uzun bir zamandan sonra Thames Nehri üzerine kurulan ilk köprünün ta kendisi. Normalinden fazla sallanmasına yol açan bir mühendislik hatasından dolayı hedeflenen tarihten daha geç hizmete açılan köprü, sadece yayalar için tasarlanmış. Öte yandan köprü, kapalı olduğu dönemde bile, üzerinde “kaçamak” ve bol “sallantılı” gezintiler yapan şehir halkının beğenisi kazanmış durumda. Diyelim ki güneşli bir kış günü Londra’yı gezmeye geldiniz ve fotoğraf çekip paylaşmayı seviyorsunuz. İşte size sıkı bir tüyo: Tate Modern’in yeni binasına doğru uzanırken Londra göğünü ortadan ikiye ayıran köprü, en güzel fotoğrafik açıları, St. Paul Katedrali’nin bulunduğu kıyılardan veriyor. Yatay kordonların tuttuğu tüy gibi hafif bir gövdeden oluşan köprünün yenilikçi tasarımında Norman Foster’ın imzasını görüyoruz. Çevredeki ofis binalarından ya da kentin panoramik manzarasını sunan Milenyum Dönme Dolabı’ndan bakıldığında ise köprü çok farklı bir görünüm vaat ediyor. Özetle listemizin ilk sırasında kendisine yer bulan Milanyum Köprüsü, Thames Nehri’nin lacivert suları üzerinde gündüzleri kalın bir tel, geceleri ise bıçak sırtı gibi parlıyor. Onun ışıltısından mahrum kalmayın. Bu köprünün, Londra’yı size biraz daha sevdireceğinden emin olabilirsiniz.

2- Maxxi Müzesi (Roma)

İtalya’nın en beğenilen modern sanat müzelerinden biri olan Maxxi (Museo Nazionale delle arti del XXI secolo), başkent Roma’nın kültür hayatına tek kelimeyle renk katıyor. Müzenin buram buram sanat kokan modern binasının tasarımı, Irak asıllı İngiliz vatandaşı ve dekonstrüktivist mimar Zaha Hadid’in elinden çıkma. Yapının girişinde bulunan Cosmic Magnet isimli devasa heykel de büyük beğeni toplamasının yanı sıra, artık ikonik bir mertebeye ulaşmış durumda. Müze, antik Roma’nın tabiri caizse kalbinde kurulmuş. Tarihle modernizmin kesişmesini simgeleyen yapının maliyetinin 150 milyon avro’yu aştığı çoktan açıklanmıştı. Müzenin ismi ise modern ve art (sanat) kelimelerinin baş harflerine, 21’in Romen rakamlarıyla karşılığı olan XXI harfleri eklenmek suretiyle elde edilmiş. İlginç değil mi? Evet, öyle çünkü minik detaylar ve semboller aslında yüzyıllardır mimaride çok şeyi anlatıyor. Ayrıca XI, aynı zamanda 21. yüzyılı ifade ediyor. Doğrusunu isterseniz “Büyük” anlamına gelen bu MAXXI ismi, ortaya çıkan esere de çok yakışıyor. Ayrıca MAXXI, tam 29 bin metrekarelik bir alanı kaplıyor. İç mekânlarının toplamı 21 bin 640, sergi alanlarının toplamı ise 10 bin metrekare. Bu etkileyici binaya ve içindeki muhteşem eserlere en az yarım gününüzü ayırmanızı salık veriyoruz. O da yetmez elbette ama en azından önemli bir fikir verecektir. Mekâna gitmeden önce resmî internet sitesine göz atmanızda yarar var: www.maxxi.art

3- Rose Yer ve Gök Merkezi (New York)

Modern sanatın başkenti New York’un mutena bölgesi 81. Cadde’deki Doğa Tarihi Müzesi’nin yeni bölümü olarak ziyarete açılan planetaryum (yıldız ve gezegen evi), cam bir küpün içinde yer alan, alüminyum panellerle kaplı dev bir küreden oluşuyor. Gezmesi bir yana kulağa da hoş geliyor değil mi? New York’un şehir hayatına değer katan bu ilginç kompleksin detaylarına geçmeden önce “tam olarak neredeyiz?” sorusunun yanıtını verelim: The Hayden Planetarium, Rose Center for Earth and Space, American Museum of Natural History. Türkçesiyle “kültür bilim, bilim sanat içinde” desek yeri var. Neredeyse bir tam gününüzü dolu dolu ve bolca istifadeli geçirebileceğiniz bu mekândan içeri adımınızı attığınızda nelerle karşılaşacağınıza dair biraz bilgi verelim. İki ayrı salona bölünmüş dev kürenin üst katında, dünyaca ünlü bir Hollywood yıldızı, evrenin bilinen sırlarını anlatan bir yolculuğa çıkarıyor ziyaretçileri. Alt salonda ise başka bir yıldız, evrenin başlangıcını konu alan sürükleyici bir anlatım gerçekleştiriyor. Bu dev küre aynı zamanda gezegenlerin yörüngesinin canlandırıldığı bir maketin de parçası haline getirilmiş. Bu makette yerküremiz, kendisini çevreleyen gezegenlere göre gerçek oranlara sahip bir güneş konumunda gözler önüne seriliyor. İçine cam parçaları gömülmüş abanoz renkli taş zemin, ziyaretçilere Samanyolu üzerinde yürüyormuş gibi bir his veriyor. “Ama nasıl?” diye sormayın, anlatılmaz yaşanır türünden bir deneyim bu ve emin olun en çok da çocukların ve gençlerin ilgisini cezbediyor. Rose Yer ve Gök Merkezi adı verilen bu popüler bilim adresi, New York’a sıkça gidenlerin bile çoğu kez gözünden kaçıyor. Paradoks bu ya diğer yandan da bu özellikli bilim – kültür merkezi özellikle sömestir ve kış tatillerinde dünyanın dört bir yanından gelen öğrencilerin favori ziyaret adresleri arasında yer alıyor. Her şey iyi güzel de yapının göz kamaştırıcı mimarisinin ardında kim var? Manhattan’ın Yukarı Batı Bölgesi’nin en gözde mimari tasarımlarından birini gözler önüne seren bu görkemli yapıda, James Stewart Polshek’in imzasını görüyoruz. Olur da ziyarete giderseniz bilmenizde yarar var. Ortamlarda havanız olur. Daha fazla bilgi için www.amnh.org/exhibitions/permanent/rose-center internet sayfasına da göz atabilirsiniz.

4- Tjibaou Kültür Merkezi (Yeni Kaledonya)

Biraz da Britanya, Avrupa ve Amerika diyarlarından uzaklara, okyanus ötesine uzanalım. Ne de olsa modern mimarinin harikaları Batı dünyasıyla sınır değil. Öyle değil mi? Evet, bu sözün ardından güzel bir örnekle konumuza devam edelim: Avustralya’nın kuzeydoğu açıklarında bir adalar ülkesi olan Yeni Kaledonya’da bir mimari harika yükseliyor: Adı, Tjibaou Kültür Merkezi (Tjibaou Cultural Centre). Geçitler, galeriler ve performans mekânlarından oluşan bu dev sanat kompleksi, New Caledonia olarak anılan adalar topluluğunun başkenti Nouméa’da bulunuyor. Emin olun iyi bir gezgin olsanız bile bu ülkeyi ve başkentini ilk kez duymuş olabilirsiniz. Yani öylesine az bilinen bir saklı hazineden söz ediyoruz. Nouméa, Fransa’ya bağlı bir denizaşırı toprağı olan Yeni Kaledonya’nın ana adası Grande Terre’in güneyinde, dünya güzeli bir yarımadada yer alıyor. Birkaç yıl önce yapılan son nüfus sayımına göre nüfusu, 100 bin kişi civarında. Bazı kaynaklarda burası bir şehir değil komün olarak adlandırılıyor. Asıl ilgi odağımız olan Tjibaou Kültür Merkezi’ne gelince… Bu yapılar dizisinin sıra dışı mimarisi, adanın yerlileri olan Kanakların geleneksel sazdan kulübeleri örnek alınarak inşa edilmiş. 30 metre yüksekliğindeki bu görkemli yapılar, kasırga gücündeki rüzgârlara karşı koruma sağlayabiliyor. Evet, yanlış duymadınız. “Peki ama nasıl dediğinizi duyar gibiyim. Çok basit: Teknoloji harikası, altın sarısı havalandırma panelleri sayesinde. Güneybatı Pasifik’in berrak gölüyle ve çevredeki ormanlarla tezat oluşturan bu göz alıcı derecede “parlak” panellerin, gerçek saz kulübelerin soluk rengini alması ise sadece küçük bir zaman meselesi olarak tanımlanıyor. Fransa’nın idari ve kültürel hegemonyası altındaki adanın turistik potansiyelini fark etmesini sağlayan mekânlardan biri olan merkezin mimarı ise Renzo Piano. 90 yaşına merdiven dayayan dünyaca ünlü İtalyan mimar, mimarlık alanında “ödül canavarı” olarak nitelendiriliyor. Nasıl nitelendirilmesin ki

aralarında RIBA Altın Madalyası (1989), Neutra Prize (1991), Praemium Imperiale (1995), Erasmus Ödülü (1995), Pritzker Mimarlık Ödülü’nün de (1998) bulunduğu çok sayıda uluslararası ödülün sahibi. Yetenekli bay Renzo, 30 Ağustos 2013 tarihinde İtalya Cumhurbaşkanı Giorgio Napolitano tarafından ömür boyu senatör atanmış ve dünya mimarlığına değer katmayı sürdürüyor.

5- Kursaal Oditoryumu (San Sebastian)

İspanya’nın kuzeyindeki Bask Bölgesi’nin gastronomi ve güzel sahil kenti San Sebastian’dayız bu kez de. Buradaki gözdemiz olan Kursaal Oditoryum ve Kongre Merkezi (San Sebastian Kursaal Congress Centre), 1937 doğumlu İspanyol mimar Rafael Moneo’nun imzasını taşıyor. Pritzker Ödüllü mimarın, saydam cam küpler şeklinde tasarlanmış eserlerini görmek için, Bilbao’dan yaklaşık 45 dakikalık mesafeyi göze almaya değer gerçekten de. Urumea Nehri’nin ağzında, limana hâkim bir konumda bulunan yapı kompleksi, boyut olarak devasa görünse ferah bir atmosfere sahip. Bunun en önemli nedeni ise hafif malzemeler kullanılarak inşa edilmiş olması. Ziyaretçi istatistikleri ise Kursaal’ın San Sebastian şehri için önemine ve mekâna gösterilen teveccühe işaret ediyor. Yılda 300’den fazla etkinlik ve 600 binden fazla ziyaretçi. Bin 806 kişi kapasiteli oditoryumdan 10 ila 575 kişi kapasiteli toplantı odalarına ve sergi alanlarına kadar mekânlarının çeşitliliğine şaşıracaksınız. Bu eşsiz ortamın her türlü kongre, konferans, fuar, konser veya gösteriyi yaşatmak için mükemmel olduğunu fark edeceksiniz. Yönetimde mükemmellik ödülü sahibi olan Kursaal, ayrıca İspanya’da Küresel Erişilebilirlik Sertifikası’na layık görülen ilk kongre merkezi. Burayı ayrıcalıklı kılan bir diğer özellik ise restoran hizmeti. Bu müstesna ekip, çift Michelin yıldızlı bir şefin deneyimi ve yaratıcılığı sayesinde başarının garantisi olan Andoni Luis Aduriz tarafından yönetiliyor. Biraz da dış cepheye göz atalım: Bana sorarsanız bu özgün yapının dış cephe fotoğraflarını çekmek için en doğru zaman, akşam saatleri. Zira gün batımından hemen sonra binalardan yayılan ışık, yapının çevresindeki bahçeleri de aydınlatıyor. Üstelik bununla da kalmayıp, caddenin karşı kıyısındaki La Belle Epoque (genellikle 1871-1914 yılları arasında yaşanmış, Fransız ve Avrupa tarihindeki bir döneme verilen isimdir. Fransa-Prusya Savaşından sonra gelir ve Birinci Dünya Savaşı’nın başlangıcına kadar sürer) tarzı tarihi binalara da yansıyor. Ortaya çıkan manzara ise şehrin silüetine tek kelimeyle değer kazandırıyor. Kursaal’ın web sitesindeki fotoğraflar bile insanı etkilemeyi başarıyor. www.kursaal.eus/en/kursaal-congress-centre

6- Sanat ve Bilim Kenti (Valencia)

İspanya’nın renkli ve görülesi şehirlerinden biri olan Valencia, kuşkusuz Sanat ve Bilim Kenti ile birlikte ülkenin en ilginç adreslerinden biri haline geldi. Yanlış duymadınız, burası âdeta şehir içinde bir şehir vaat ediyor. Uluslararası üne ve ödüllere sahip Valencia doğumlu İspanyol mimar, inşaat mühendisi, heykeltıraş ve ressam Santiago Calatrava Valls’in parlak fikirlerinden biri olarak ortaya çıkan kompleks mekân, geniş meydanları ve modern mimarisiyle sanat kokan sıra dışı bir mahalleyi andırıyor. Avrupa’nın en büyük akvaryumlarından biri olan Oceanografic’in yanı sıra, bilim müzesi, sineması, tiyatrosu, animasyon bölümü ve operası ile Cidudad de las Artes y las Ciencias, yılda beş milyondan fazla ziyaretçiyi tıpkı bir mıknatıs gibi kendisine çekiyor. Hatta biraz daha ileri gidelim: Bu iddialı mekân, Avrupa’nın en kapsamlı interaktif bilim ve teknoloji merkezi olma yolunda hızla ilerliyor. Yapının mimarisi ise çarpıcı bir zıtlık sergiliyor. Hem tarih öncesinden kalma soyu tükenmiş bir canlının kemiklerini andırıyor hem de fütüristik görünümüyle insanı şaşırtıyor. Bilim ve Sanat Şehri’yle ilgili detaylı bilgi için www.cac.es internet adresini ziyaret edebilirsiniz.

7- Tribunal de Grande Instance (Bordeaux)

1933 doğumlu İtalyan mimar Richard Rogers imzalı bu mahkeme kompleksi, Fransız Adliyesi’ne yepyeni bir imaj kazandırıyor. Normandiyalılar zamanından kalma bin yaşındaki bir duvarı çevreleyen ve neo-klasik tarzdaki Palais de Justice (Adalet Sarayı) binası ile bağlantısı bulunan bu modern bina, kelimenin tam anlamıyla tarihle iç içe bir panorama sunuyor. Yenilikçi bir tasarıma sahip olan ve malzemeyi en verimli şekilde kullanan yapının, koni şeklindeki yedi duruşma salonunun her birinde, kesintisiz bir doğal hava akımı sağlanmış. Binanın önündeki havuzda bulunan su ise kanallarla bütün binayı dolaşarak yaz sıcağında mahkeme salonlarını serin tutuyor. Ziyaretçilerini tasarımının geometrik ayrıntıları üzerinde düşünmeye iten binayı görmek için Bordeaux’ya gitmeye değer. Zaten seyahatin büyüsü de mimari zenginlikleri keşfetmekle artıyor öyle değil mi?