Kuruma aidiyet duygusunu bir kariyer tercihi değil, bir yaşam biçimi olarak tanımlayan Türkiye İş Bankası Yönetim Kurulu Başkanı Adnan Bali ile iş hayatında istikrarın, belirsizlik dönemlerinde liderliğin ve geleceği inşa etmenin ne anlama geldiğini konuştuk. Akademi hayaliyle başlayan yolculuğun, Türkiye’nin en köklü kurumlarından birinde nasıl bir sorumluluk bilincine dönüştüğünü anlatan Bali, kariyerin yalnızca ünvanlarla değil, değerlerle inşa edildiğini vurguluyor.
Kariyerinizde sizi en erken yaşta etkileyen en önemli şey neydi?
1986 yılında ODTÜ Ekonomi Bölümü’nden mezuniyetimin ardından İş Bankası ile kesişen yolum, hayatımın en önemli kırılma noktası oldu. Bugün üstlendiğim sorumluluklar ve ünvanların ötesinde kurum kültürünün bana kattıkları, bu çatıya duyduğum aidiyet ve bağlılık, hâlâ ilk günkü samimiyetiyle hissettiğim çok güçlü bir bağdır.
Aslında hayalim akademisyen olmaktı; araştırma görevliliği sınavını da kazanmıştım. Ancak okul panosundaki İş Bankası müfettişlik ilanı hayatımın seyrini değiştirdi. Beş kardeşli bir ailede büyümüş, büyüklerimizin desteğiyle okumuştum. Aileme destek olma gayesiyle ‘Bir süre çalışır, sonra akademiye dönerim’ diyerek başladığım bu yolculukta, o günden bu yana bir İş Bankalıyım. Benim kuşağım için İş Bankası, mütevazı ailelerin iyi eğitim almış çocuklarının yazdığı bir başarı hikayesidir. Hayatımdaki pek çok ilki; uçağa ilk binişimden yurt dışına ilk çıkışıma kadar bu kurum sayesinde yaşadım.
Burası sadece bir finans kurumu değil, başlı başına bir ekoldür. Usta-çırak ilişkisiyle yol yordamı, üslubu ve liyakati burada öğrendik. Emek verdiğinizde hakkınızın yenmeyeceğini bilmek, çalışma hayatındaki en kıymetli güvendir. Atatürk’ün kurduğu bu yapıda, ülke ekonomisini gözetme sorumluluğuyla çalışmanın gururu ise tarif edilemez. Bugün kırk yılın muhasebesini yaptığımda şunu tereddütsüz söyleyebiliyorum: Beni bu kurumla buluşturan her neyse, ondan razıyım.
Yönetici olarak sizi en çok zorlayan dönem hangisiydi, o dönemde hangi refleksiniz işe yaradı?
Kariyerime başladığım günden bu yana hem dünyada hem ülkemizde krizlerin eksik olmadığı dönemlerden geçtik. 1991 krizinden 2001 bankacılık krizine, 2008 küresel çöküşünden pandemiye, deprem felaketlerine ve bölgesel savaşlara kadar pek çok sarsıcı olmaya tanıklık ettik. Artık sıra dışı olayların rutinleştiği, belirsizliğin hüküm sürdüğü bir çağdayız. Bu nedenle beni en çok zorlayan şey, tekil olaylardan ziyade bu öngörülemezlik tablosunun bizzat kendisi oldu.
Zorlu dönemlerdeki en güçlü refleksim; sakin kalmak, soğukkanlılığımı korumak ve ortak akılla hareket etmekti. Bu, aslında İş Bankası’nın kurum kültürüne işlemiş bir yaklaşımdır. Burada herkes kendi işinin lideridir; en üstteki yönetici ise bu süreci yöneten bir orkestra şefi gibidir. Güven ve samimiyete dayalı, liyakatin en üst seviyede uygulandığı bir yapıda krizleri aşmak daha kolaydır. Şunu net olarak gördüm ki kurum kültürü güçlüyse ve değerler kâğıt üzerinde kalmadıysa, aşılamaz denilen her engel aşılıyor.
Sizi bugüne taşıyan bir çalışma alışkanlığı veya rutin var mı?
Hayatım boyunca disiplinli ve azimli olmaya, sıradanlığa razı gelmemeye gayret ettim. Başarının niyet, kararlılık ve çalışkanlıktan geçtiğine inanırım; ancak mutluluk sabır, tevazu ve hoşgörü gerektiren daha derin bir maneviyattır. Hayattaki fırsatların ve ‘tevafukların’ bir matematiği olduğuna inanıyorum. Şans, çalışmayan insana uğrasa bile fark edilmez; çalışanın ise kısmetiyle bir gün mutlaka buluşacağına inanırım. Bu yüzden benim lügatımda iyi veya kötü iş yoktur; iyi yapılan veya kötü yapılan iş vardır.
Ben her zaman sonuçtan ziyade sürece odaklandım. Sürecin gereklerini tüm incelikleriyle yerine getirirseniz, sonuç zaten bir türev olarak kendiliğinden gelecektir. Sadece hedefe kilitlenmek insanı hataya açık hale getirebilir; oysa sürece odaklanmak mutlaka bir karşılık bulur. Her şeyin kontrolümüzde olmadığını bilerek, beklediğim sonucu alamadığımda bile altında bir hayır ararım.
Kurum yönetiminde iyi yönetişim sizce hangi davranışlarla anlaşılır?
Birincisi, insana dokunmak.
Banka içinde toplantılarda sıkça söylerim. İnsana dokunmayan, rakamlara dokunamaz. Önce insana dokunacaksınız.
İkincisi, örnek olarak liderlik etmek.
Çalışanlar performans ve konfor açısından liderlerine bakar. Lider birlikte koşuyorsa, birlikte yolculuk yapıyorsa, çalışmaya niyeti olmayanlar bile ritme uyar. Lider konforu seçiyorsa ve bunun fark edilmediğini sanıyorsa yanılır. Bu hemen anlaşılır. Böyle bir tablo, çalışmaya niyeti olmayanları meşrulaştırır, çalışkan insanları da küstürür. Liderin kendisi koşması ve o enerjiyi sürekli yayması gerekir. Liderin morali biraz bozuk göründüğünde bile bu, çevresinden başlayarak kuruma hızla sirayet eder.
Üçüncüsü, güven ve gönüllülük yaratmak.
Gönüllü çalışma arzusunu oluşturabilmek liderliğin temel vasıflarındandır. Çalışan şunu diyebilmeli. Liderin başarısına katkı sunmak, benim de başarım. Onun başarısızlığına sebep olmak, kabusum. Bu gönüllülük olmadan sürdürülebilir performans olmaz. Bu noktada fark yaratıcı olmak çok kıymetli. Gençlere de yönetimin erken kademelerinde olan arkadaşlarımıza da şunu söylerim. Hayattan farklı bir beklentiniz varsa hayata bir fark koyacaksınız. Aksi halde, birbirine benzeyenlerin kümesinde kalıp sonra “Neden bana farklı bir şey olmuyor” demek mümkün olmaz.
