Estetiğin Sosyolojisi ve Mekanın Hafızası

Resmi galeri duvarlarından çıkarıp kamusal bir arayüze dönüştüren İsmail Acar, sanatı estetik bir nesne olmanın ötesinde toplumsal bir “müdahale” olarak tanımlıyor. Hız ve görünürlük baskısına karşı düşünsel derinliği ve Anadolu’nun kadim sembollerini savunan sanatçıyla tarihin, şehrin ve üretimin sessiz direnç noktalarını konuştuk.

Son dönemde Sultanahmet’teki The Ritus Hotel gibi projelerinizle sanatın mekansal bağlamda yeniden kurgulandığını görüyoruz. Sanatın kamusal alanlara ve otellere taşınması, izleyicinin sanatla olan gündelik temasını nasıl etkiliyor?

Ritus Hotel’de hayata geçirdiğimiz projenin temel amacı, sanatın kamusal alanla kurduğu ilişkinin sosyolojik boyutunu yeniden düşünmeye açmaktı. Sanat kamusal alanda yer aldığında, yalnızca estetik bir nesne olmaktan çıkar. Toplumsal sınıflar, kültürel sermaye düzeyleri ve gündelik yaşam pratikleri arasında dolaşan bir arayüz haline gelir. Günümüz sanat piyasasında bir eserin koleksiyoner tarafından satın alınması, çoğu zaman onun ekonomik değerinin simgesel değerinin önüne geçmesine neden olur. Bu durum, sanat eserinin dolaşımdan çekilerek kapalı mekanlarda saklanmasını ve kamusal hafızadan kopmasını beraberinde getirir. Oysa sanatın toplumsal işlevi, tam da bu dolaşım halinde ortaya çıkar. Bir otel gibi yarı kamusal bir mekanda sanatın varlık göstermesi, sanatı yalnızca seçkin bir izleyici grubuna değil, farklı sınıfsal ve kültürel arka planlara sahip bireylere açar. Bu bağlamda proje, sanatı bir tüketim nesnesi olmaktan çıkarıp, toplumsal deneyimin parçası yapmayı amaçlayan bilinçli bir kültürel müdahaledir.

Atölye pratiğinizde bir işe başlarken sizi harekete geçiren temel unsur nedir?

Üretim pratiğim, gündelik yaşamdan kopuk bir sanat anlayışına dayanmaz. Evimle atölyemin yan yana olması, sanatsal üretim ile gündelik hayat arasında geçirgen bir alan oluşturur. Bu durum, üretimi steril bir estetik alandan çıkararak toplumsal gerçekliğin içine yerleştirir. Bir çalışmaya başlamadan önce uzun bir zihinsel birikim sürecinden geçiyorum. Seyahatler, karşılaşmalar, mekansal deneyimler ve tanıklıklar zamanla zihnimde katmanlaşarak tematik yapılara dönüşüyor. Anadolu’da yapılan bir yolculuğun ardından nar imgesinin ya da coğrafi sembollerin öne çıkması, yalnızca estetik bir seçim değil. O coğrafyanın tarihsel belleği, üretim ilişkileri ve kültürel sürekliliğiyle kurulan bir bağın sonucu aslında. Galerilerden gelen talepler üretimin bağlamını etkileyebilir ancak üretimin özünde belirleyici olan, sanatçının toplumsal gerçeklikle kurduğu ilişkidir.

Eserlerinizde ilk bakışta güçlü bir estetik etki hissediliyor ancak zaman geçirdikçe katmanlı bir anlatı ortaya çıkıyor. Sizce izleyiciyle eser arasındaki o ilk “temas” ne kadar belirleyici? İzleyiciyi içeri çekmek için kullandığınız özel bir görsel strateji var mı?

Bir eserin oluşum süreci, doğrusal ve tamamen rasyonel bir planlama üzerinden ilerlemez. Belirli bir aşamadan sonra eser, kendi iç mantığını kurar ve sanatçının kontrolünden kısmen bağımsızlaşır. Bazı işler çok katmanlı anlatılar geliştirirken, bazıları daha sade ama doğrudan bir etki yaratır. Bu fark, anlatılmak istenen toplumsal meselenin niteliğiyle ilişkilidir. Kimi portreler bireysel bir yüzün arkasında kolektif hafızayı, sınıfsal konumları ve tarihsel yükleri taşır. Kimi zaman ise sembolik ya da kaligrafik bir dil, sözel anlatımın yetersiz kaldığı toplumsal duyguları daha güçlü biçimde ifade eder. Bu noktada biçim, anlamın taşıyıcısıdır. Estetik tercih, etik ve toplumsal sorumluluktan bağımsız değildir.

Bugün geriye dönüp baktığınızda, sizi sanatçı olarak en çok dönüştüren proje ya da dönem hangisiydi?

Sanatsal üretimimi tek bir tema ya da seri üzerinden tanımlamak indirgemeci olur. Ancak Anadolu’nun Tanrıları ve Kralları serisi, tarih, iktidar ve kimlik ilişkilerinin yoğun biçimde sorgulandığı bir dönemi temsil eder. Bu seride ortaya çıkan sultan portreleri, geçmişin figürlerini yeniden üretmenin yanı sıra günümüz iktidar tahayyüllerini, merkez – çevre ilişkilerini ve meşruiyet biçimlerini sorgulamak için de kurgulandı. Tarih burada nostaljik bir anlatı olmanın ötesinde, bugünü anlamaya yönelik eleştirel bir araç. 1999 ve 2005 yıllarında Ayasofya’da gerçekleştirilen sergiler ise mekanın taşıdığı çok katmanlı tarihsel ve dinsel hafıza nedeniyle, üretim sürecimde önemli bir düşünsel kırılma yarattı. Bu sergiler, mekanın sergileme alanı olmakla kalmayıp aktif bir anlam üreticisi olduğunu da açıkça gösterdi.

Sanat dünyasında hız ve görünürlüğün her şeyin önüne geçtiği bir dönemdeyiz. Siz, bu yüksek üretim temposu ile eserlerinizin düşünsel ve tarihsel derinliği arasındaki dengeyi nasıl koruyorsunuz?

Günümüz toplumu, hız ve tüketim ekseninde örgütlenmiş bir zaman rejimi içinde yaşıyor. Sanat da bu rejimden bağımsız değil. Sanatsal üretim ve dolaşım, çoğu zaman hızlı tüketilen imgeler üzerinden şekillenir ve derinlik, yerini görünürlüğe bırakır. Sosyal medya ve dijital platformlar, sanatın algılanma biçimini dönüştürürken aynı zamanda onu yüzeyselleştirme riski taşır. Benim üretim pratiğim, bu hız ideolojisine karşı daha yavaş, daha dirençli bir yerde konumlanıyor. 1992’den bu yana süregelen üretimim, modasal eğilimlerden çok sürekliliğe ve düşünsel derinliğe dayanıyor. Sanatı bir kariyer stratejisi olarak görmedim hiç, sanat benim için yaşamın kendisiyle kurulan uzun soluklu bir ilişki. Türkiye’de son yıllarda daha az görünür olmam, bu tercihlerin doğal bir sonucu.