Harvard Tıp Fakültesi öğretim üyesi, obezite ve immünometabolizma alanında dünyanın önde gelen isimlerinden Dr. M. Furkan Burak, genetikle başlayan bilim yolculuğunun nasıl bütüncül bir metabolik sağlık vizyonuna dönüştüğünü, Harvard’daki çalışma kültürünü ve Türkiye’de hayata geçirdiği yeni modeli anlatıyor.
Eğitim ve kariyer yolculuğunuzu kısaca anlatır mısınız?
Babam Imperial College’da yüksek lisans yaparken İngiltere’de doğdum, Yalova’da büyüdüm. Yalova Anadolu Lisesi’nin ardından Kocaeli ve Cerrahpaşa Tıp Fakülteleri’nde eğitim aldım. Sonrasında Harvard Üniversitesi bünyesinde doktora sonrası araştırmacı olarak devam etme fırsatı yakaladım. Moleküler metabolizma alanında üç yıllık bir fellowship sürecinden sonra, laboratuvar ile klinik arasındaki mesafeyi daha fazla açmamam gerektiğini fark ettim ve Harvard Tıp Fakültesi’nde İç Hastalıkları ihtisası ile Endokrinoloji ve Metabolizma yan dalını tamamladım. Obezite tıbbı ise Amerika’da üçüncü bir yan dal olarak eğitim aldığım alan oldu.
Bugün Harvard Tıp Fakültesi’nde öğretim üyesi olarak hem hasta görüyor hem laboratuvarda ilaç geliştirme çalışmaları yürütüyor hem de bu ilaçların insan çalışmalarını yapıyoruz. Yaklaşık 15 yıldır akademik ve klinik hayatımı Harvard Üniversitesi çatısı altında sürdürüyorum. Ayrıca Dünya Endokrinoloji Derneği’nin obezite grubunun kurucu başkanlığını yürütüyor, Massachusetts eyaleti valisi tarafından atandığım MassHealth bilim kurulunda görev yapan tek endokrinolog olarak çalışıyorum.
Kariyerinizde sizi en çok etkileyen dönüm noktası neydi?
Sanırım her şey tıp fakültesi birinci sınıfta dinlediğim DNA onarımı dersiyle başladı. Genetik kodun sürekli kırılması ve onarılması, sağlıklı hücreyle kanser arasındaki pamuk ipliğine bağlı denge beni derinden etkiledi. Dersi anlatan hocamız Ali Sazcı, keşiflerin hikâyesine büyük önem verirdi. Aziz Sancar’ın çalışmalarını o derste ilk kez bu kadar derinlikli dinledim. 2006 yılında kendisine e-posta gönderdim. Birinci sınıf tıp öğrencisi olmama rağmen beni kabul etti. Hayatımın yönü o gün değişti diyebilirim. Bilimi, insanlığa en geniş ölçekte katkı sağlamanın bir yolu olarak Aziz Hoca’nın yanında öğrendim. Türkiye’ye döndüğümde metabolizma alanına yöneldim. Kocaeli Tıp Fakültesi’nde obeziteye bağlı karaciğer yağlanması ve hepatit üzerine çalıştım. O dönemde tanı ve tedavisi neredeyse olmayan MASH bugün karaciğer nakillerinin en sık nedenlerinden biri. Dördüncü sınıfta bu çalışmalar ve aldığım referanslar sayesinde Harvard Joslin Diyabet Merkezi’nden burslu kabul aldım. Orada Gökhan Hotamışlıgil’in metabolik çalışmalarıyla tanıştım ve yolculuk doğal olarak oradan devam etti.
Harvard’daki çalışma kültürü size ne öğretti? Türkiye’ye döndüğünüzde en büyük fark olarak neyi görüyorsunuz?
En temel fark özgüven ve hata yapabilme cesareti. Harvard’da sessiz kalmak, ilgisiz olmak anlamına geliyor. Fikrini söylemeyen, sorumluluk almayan, hata yapmaktan korkan görünmez oluyor. Bizde ise soru sormak, yanlış yaparak öğrenmek yeterince teşvik edilmiyor. Oysa orada hata yapmanız doğal kabul ediliyor; önemli olan öğrenme hızınız. Bu kültür farkı bilimsel ve profesyonel gelişimi doğrudan etkiliyor.
İstanbul’da metabolik sağlık yaklaşımını hayata geçirme fikri nasıl doğdu?
En büyük motivasyonum vatan hasretiydi. Her zaman Türkiye ile bağımı korudum ama 15 yıl sonra geliştirdiğimiz modeli ilk kez ülkemde uygulamak beni çok heyecanlandırdı. Gözlemim şuydu: Hastanın önleyici sağlık hizmetlerinden başlayarak kronik hastalık takibi, kişisel beslenme planı, kas sağlığı, egzersiz, stres yönetimi, uyku, genetik riskler ve psikolojik destek gibi alanların tamamını kapsayan sürekli ve entegre bir sistem yoktu. Biz bu boşluğu doldurmak istedik.
