NG Dergi - Sayı 46

YAŞAM TELEVİZYON şimdi İstanbul hakkında ne düşündüğünü soruyorum, şöyle yanıtlıyor: “İstanbul’a konservatuarda okurken geldiğimde keş- mekeşin, insanların hayat mücadelesinin olduğu, korkutucu bir yer olarak görünü- yordu bana. Ankara’daki hayatım sakindi. Ben de bu yüzden Ankara’daki huzur- lu ortamımı İstanbul’a taşımaya çalış- tım. Ankara’da dışarıda vakit geçirirken İstanbul’da arkadaşlarımla evde vakit ge- çirir oldum, İstanbul benim için biraz ev oldu.” Diş dolgusu yaptırmaya giderken keşfe- dilmesi gibi, oyunculuğa başlaması da bir tercih değil, hayatın beklenmedik akışıyla olmuş. Oyunculuk aklında yokmuş, belki ablası gibi profesyonel voleybolcu olabilir diye düşünüyormuş. Ama, diyormuş, başka bir şey var, onu bulmam lazım. “Sadece şunu biliyordum,” diyor. “Mono- ton bir iş yapamazdım. Bankacı, öğretmen olmak istemiyordum. Her gün aynı saatte kalkıp tıraşını olup işe gitmek bana göre değildi. Daha 10 yaşındayken bunu iste- mediğimi biliyordum.” Ablası çok taklit yaptığı için lisedeyken onu konservatuara yönlendirmiş. Annesi de Hacettepe’nin bir kursunu bulup onu yazdırmış ve kursun üçüncü haftasına yetişebilmiş. Sonunda da konservatuara girmiş. Hocalarının en çok şaşırdığı şey, ailesinin onu oyunculuk ko- nusunda desteklemesi olmuş. Ailesi üstüne düşmeseydi belki kendisinin başvurmaya- cağını söylüyor. Oyunculuk yapmak istediğini ilk anladığı an ise Oidipus’un haberci tiradını oynadığı anmış: “İlk defa tiradı sahnede okuduğum- da dedim ki, ben bu işi yaparım. Çabuk bütünlük sağladım. Dizi teklifi geldikten sonra da aynısı oldu, ‘Behzat Ç.’de sanki kamerayla doğmuşum gibiydi.” Oynadığı kişiler içinde Halit Ergenç’i insan ve karakter olarak ayrı bir yere koyuyor. Okan Yalabık’ı da öyle. Engin Günaydın’la oynarken gülmemek için kendini çok zor tutuyormuş. Ama çalıştığı isimler arasın- da biri var ki yapmaması gereken ne varsa ondan öğrenmiş. İsim söylemiyor, ben de zorlamıyorum. Yılmaz Erdoğan’ın disiplini yanında hayatı oyun gibi gördüğü anların çok kıymetli olduğunu anlatıyor. Eskiden yalnızca oyunculuğu düşünürken artık bü- tünün bir parçası olduğunun farkında ola- rak oynuyor, yönetmenin bakışına yüzde yüz uymak istiyor. Engin Günaydın’ın ‘bütün sorunların ilişki- lerde toplandığı’ yorumunu hatırlattığımda kahkaha atıyor. O da aynısını düşünüyor, kendisiyle ilgili en kötü sözleri ilişkilerin- den duymuş. Nasıl bir âşıktır, diye merak ediyorum. Kendine güvenen kadınları seviyor, uzun ilişki yaşamayı tercih ediyor, “Çok uzun ilişki insanı hemde,” diye ekliyor. Biraz kıs- kanç bir sevgili; ilişkilerde en çok duyduğu şikâyet ise başta da söylediğim gibi, evde oturmayı çok sevmesi! Artık tiyatro yapmak istiyor. Hatta klasik İtalyan sahnede komedi oynamak istiyor. Henüz istediği oyunu bulamamış. En bü- yük heyecanı bu; ama endişesiz hallerini çok özlüyor. Şu an geçmişe baktığında ‘Na- sıl cesaret etmişim?’ diyor mu ya giderek bu iş daha zor geliyor mu diye sorduğum- da, “Evet, geliyor,” diyor. “10 yıl önceye göre daha kalabalık bir sektör, büyük bir hengâme var. Bir daha konservatuara girip aynı yolları izler misin desen, bilmiyorum. Bir de konservatuarda şunu keşfediyor- sun: Oyunculuk bir yaşam tarzı; ilginç bir farkındalığı var. Oyuncu olmasam bu kadar algısı açık biri olmayabilirdim. Refleksif olarak bir şeyler getiriyor sana hayat. On- ların içinde olmak çok mutluluk verici, ama bazen de yoruyor. Belki üst üste bir şeyler yaptığım için öyle geliyordur; biraz durup oyunculuğu özlemek istiyorum.” Sabah 11.00’de başlayan çekimden bu yana beraberiz. Saat neredeyse 19.00. Şimdi daha kendisi gibi. Ses kayıt cihazını kapat- tıktan sonra sinema hakkında konuşmaya devam edeceğiz. Hep gülmek ve güldürmek istediğinden bahsetti, bahsediyor; ona göre hayat, ciddi- ye almaya değmeyen bir şey mi diye soru- yorum: “Genelleme yapamam,” diyor. “Ga- liba hayat belli bir oranda ciddiye alınması gereken bir şey. Ama bazen çalışırken falan espriyi kaçırıyoruz, bir şey paylaşamıyoruz ya ona üzülüyorum. İlişkilerde filtre koy- mama isteğim, paylaşımı önemsememden kaynaklanıyor. Neyi paylaştığımızın bir önemi yok. O, ben diyetteyken bana tatlı getiren adamla konuşmak da hoşuma gidi- yor, biriyle kavga etmek de. Amaç gerçek- ten paylaşmaksa eğer.” Ben senin karşındayım diyorum, söyledik- lerini yazıya dökeceğim. İnsanlar hangi yö- nünü bilsin isterdin; ben böyle bir Fatih’im, beni böyle bilseniz mutlu olurdum diye- bileceğin bir yönün var mı? “Ben büyük şeyler söylemeyi sevmeyen bir Fatih’im esasında,” diyor. “Popüler olmanın değil, iyi olmanın peşindeyim. Instagram’da aktif olmak, Twitter’da dur şu düşüncemi ya- zayım, dur şuraya katılıp boy göstereyim, benim görüşümü de önemseyin falan, bun- larda değilim. İnsanlar beni oynadığım için sevdi, oradan da devam etsin. Evde arka- daşlarımla geyik yapıp başka başka şeyler oynamaya devam edebileyim; bu benim için en mutlusu olur.” Televizyonda pek konuşmuyor, çok konuş- tuğu zaman birinin hakkını yiyormuş gibi geliyor. Genelleme yaptığında da doğru söylememe ihtimali onu temkinli birine dönüştürüyor. Karşımda 30 yaşında; de- rinlerde uçarı bir yanı olan, ama genellikle çok olgun biri var. Ankara’dan İstanbul’a gidip başarılı olmuş çocuk, annesinin gu- ruru, babasının mirasçısı. Benim mahalle arkadaşım. “Eskiden daha uçarı, istediğini söyleyen bi- riydim. Şimdi empati yaptıkça, toplumun biraz daha farkına vardıkça, insanların ne dertleri olduğunu gördükçe o kadar büyük ve bir şeyleri biliyormuş gibi konuşmayı kendime yakıştıramıyorum. Hiçbir şey bil- mediğimi düşünüyorum, söylediğim şeylere güvenemiyorum. O yüzden de daha garan- tici, daha sessiz bir adam haline gelmeye başladım, ama varsın öyle olsun: Çok ve boş konuşan bir adam olmak istemiyorum.” Samimi olmaya takık haldeyim kendi adıma, çünkü samimiyet iki taraf da gerçekse çok başka çözümler getirebiliyor.” 34 NG NİSAN-MAYIS-HAZİRAN 2018

RkJQdWJsaXNoZXIy NzI1MDQ=